Günümüzde modern yaşam ve çevremiz, özellikle yaşadığımız psikolojik ve biyolojik stres bizi her zamankinden daha fazla tüketiyor. DNA’mızın giderek bozulmasından kaynaklanan hızlı yaşlanma belirtilerinden biri küçük şeylerin bile aşırı geldiği – öfke patlamalarının yaşandığı – beynimizin çok önemli bir bölümünün ciddi şekilde zarar gördüğü düşük stres toleransıdır.
-↑ Küçük Şeyler Bile Aşırı Gelir
-↑ Öfke Patlamaları ve Alevlenmelerinde Artış Olur
-↑ Detoks Daha Fazla ATP Kullanır, ↓ Ama ATP Üretimi Azalır
→ Ön Lob İçin Yeterli ATP Yoktur
→ ↓ Stresin Engellenmesi Mümkün Olamaz
Çevrenizde çabuk öfkelenen insanlar var mı?
Trafikte veya göz göre göre haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde, çabuk öfkelenir misiniz?
Haber bültenlerini izlerken, öfke duyuyor musunuz?
Çünkü insan olarak en temel ihtiyacımız varoluşumuzun ve duygularımızın görmezden gelinmemesidir. Değersiz hissettiğimizde stres eşiği toleransımız düşer ve öfke duyarız. Bu kritik eşiği belirleyen en önemli faktör; vücudun o an içinde bulunduğu metabolik durum, bağışıklık yanıtları, DNA’nın mevcut yapısal bütünlüğü ve vücudun o an yaşadığı biyokimyasal süreçlerdir.
Küçük, hatta çok küçük şeylerin bile bunaltıcı ve tahammül edilemez hale gelmeye başlar…
Ayrıca kendimizi kontrol edemediğimiz ani patlamalar veya öfke nöbetleri olarak da kendini gösterebilir. Ve burada olabilecek şeylerden biri, DNA METİLASYONU ve detoksifikasyon sürecinin, vücuttaki her şey gibi enerji tüketmesidir; bu aşamada temel enerji birimi olan ATP’yi kullanılır.
Ancak aynı zamanda ATP üretimi de azalır, çünkü toksinler hem kendi atılımları için ATP gerektirir hem de üretimine müdahale ederler. Bunun sonucunda, frontal lob için daha az ATP mevcut olacaktır. Dolayısıyla frontal lob, adından da anlaşılacağı gibi, beynin en önünde bulunan kısmıdır. Ve görevinin yaklaşık yüzde seksen beş ila doksanı inhibe etmek, yani bir şeyleri kapatmaktır. Yaptığı şey budur.
Ve bunu bir ampul gibi düşünün.
Eğer yüz wattlık bir ampulünüz varsa o güç şimdi birçok şeyi: birçok stresi, birçok patlamayı, birçok öfke nöbetini kapatmasına, engellemesine izin verir. Bunlar ortaya çıkan şeylerdir, ancak frontal lob bunları kapatır; onları kontrol eder. Frontal lob stres yönetimini de denetler. Aslında stres tamamen hayatta kalmakla ilgilidir; örneğin bir otobüsten kaçmak için gereken o ani savaş ya da kaç tepkisidir. Ancak frontal lobun buna bakması, onu yatıştırması ve stres miktarını kontrol etmesi gerekir. Yani eğer frontal lob için daha az ATP mevcutsa, şimdi ortaya çıkan tüm bu şeyler temelde kontrolden çıkacaktır.
Bunun bir başka adı da sempatik kaçıştır.
Sempatik olan, bizim savaş ya da kaç tepkimizdir. Ve acil bir durum olduğunda savaş ya da kaç tepkisi vermemiz gerekir, ancak bunun kontrollü olması gerekir. Ve eğer bu kontrole sahip değilsek, şimdi, o sempatik sistem kaçar; kontrolsüzce çalışmaya başlar.
Ama asıl zorluk tam da bu noktada başlıyor, çünkü o sempatik sistemin kontrolsüzce devreye girmesiyle, yani o artan stresi deneyimlediğimizde, beynimizdeki kan akışının dağılımını da farklı bir yöne kaydırıyoruz. Normalde, sakin bir durumdayken, düşünme ve değerlendirme süreçlerindeyken, beynimizin frontal lobuna yoğun bir kan akışı gerçekleşir.
Fakat stres altındaysak, bu durumda otomatik, içgüdüsel tepkiler vermeye başlarız; tabiri caizse, zeka zincirinin daha alt basamaklarında yer alan bir hayvan gibi davranırız.
Yönetici işlev kapasitemiz önemli ölçüde azalır ve kan akışı, tepki verme, kaçma ve dövüşme gibi çok daha ilkel işlevlere yönelir.
-Stres, İlişki ve İletişim Bozulmaları, Psikolojik Sorunlar
-Tespit Edilemeyen Biyokimyasal Belirleyiciler
-↑ Bağışıklık Yanıtı Atık ve Toksinler → Nöroinflamasyon
-Beyin Kan Akışında Değişiklikler
-↑ İskemik İnmeye Bağlı Ani Ölüm
-↑ Demans, Alzheimer, Bilişsel Gerileme
-↑ Hafıza Sorunları, Beyin Fonksiyon Bozukluğu
İnsan yaşamında hem vücuttaki genetik değişimler ve biyokimyasal denge hemde ilişki ve iletişimlerdeki değişimler ve denge; yaşamın uzun ömürlülüğünü belirler.
Hızlı yaşlanmayı tetikleyen etkenlerden olan sosyal ilişkiler ve insan insana ilişkilerinde aşağıdaki sağlıklı boyutlara sahip olmak kritik önem taşır:
İlişkimizin bir diğer insanla sağlıklı ve güçlü ya da zayıf olması en çok beyin üzerinde sonrasında da kalp üzerinde bir etki bırakır. Kafatası basıncında artış bu tehlikeli etkilerden ilkidir.
Kafatası basıncında artış ve bağ ağrıları genellikle net bir tetikleyici elirleyemediğimiz durumlarda olur. Beyin dokumuz, kan ve beyin omurilik sıvısının (BOS) kafatası içinde normalde 7-15 mmHg basınç oluşturur. Stres, stres kaynaklı vücudumuzdaki biyokimyasal değişimler, toksinler, toksin kaynaklı biyokimyasal değişimler gibi benzer etkiler bu basıncı 15 mmHg ve üstüne taşırsa; bu ciddi bir tehlikenin yaklaştığının sinyalini verir.
Ve bu şundan dolayı olur; eğer atık ve toksinlerde bir artış, bir birikme olursa -daha önce bu yazı dizisinde yazdığım gibi, bu beyne girer çünkü kan-beyin bariyerini geçer- şimdi bu durumda ne olacak dersiniz?
Aynı zamanda nöroinflamasyon da yaşayacağız ve bu da beyindeki kan akışında, yani serebral kan akışında değişikliklere neden olacaktır. Ve kan akışında değişiklikler olduğunda, beyinde basınç değişiklikleri de yaşayacağız.
Bu durum ölümcüldür…
Beyin kan akışındaki (KB) değişiklikler—çok düşük (hipoperfüzyon) veya çok yüksek (hiperperfüzyon)—beyin dokusuna oksijen ve besin iletimini tehlikeli bir şekilde bozarak hücre ölümüne, inmeye ve bilişsel gerilemeye yol açar. Bozulmuş düzenleme kronik demansa, vasküler bozukluğa ve akut, yaşamı tehdit eden beyin hasarına neden olur.
Bozulmuş Beyin Kan Akışının Başlıca Tehlikeleri:
İskemik İnme: Tıkanmış akış oksijeni keser ve beyin hücrelerinin dakikalar içinde ölmesine neden olur.
Bilişsel Gerileme ve Demans: Düşük, kronik hipoperfüzyon, hızlanmış bilişsel gerileme, vasküler demans ve Alzheimer hastalığı ile ilişkilidir.
Kanama ve Anevrizmalar: Yüksek tansiyon (hipertansiyon) damarları zayıflatarak yırtılmalara yol açabilir.
Beyin Fonksiyonunda Bozulma: Azalan kan akışı baş dönmesine, hafıza sorunlarına ve koordinasyon azalmasına neden olur.
Nörovasküler Disfonksiyon: Bozulmuş otoregülasyon (beynin sabit kan akışını koruma yeteneği), kan basıncındaki dalgalanmalara karşı koruma sağlayamaz ve yaralanmaya yol açar.
İnsanın hem fizyolojik hem psikolojik hem sosyal anlamda kendi bütünlüğünü yaşayabilmesi; tamamen DNA’ya bağlıdır. DNA onarımı gerçek özgürlüğe ve kaybolan yıllara geri dönüşün – büyük ve mucizevi ikinci şansın – tek anahtarıdır.
Dr. Uğur Uğural