Biyografi

Dr. Uğur Uğural

Epigenetik Uzmanı, Klinik Psikolog
1975 yılında Üsküdar’da doğdum.
Devlet memurluğu yapan anne babamın ikinci çocuğu olarak dar gelirli bir ailede zengin bir iletişim, özveri, sevgi, sınırlar, sıkı bir disiplin ve kurallar kültürüyle yetiştim.
Bilime ilgi duymamın temelinde öğrenme ve keşfetme odaklı büyütülmüş bir çocuk olmamın yanısıra; evde büyük bir kütüphanemizin ve kitap okuma saatlerimizin olması büyük etkendi. Özellikle bitki bilimi, fizyoloji ve ilaç ansiklopedilerini hayranlıkla okurdum. Sonrasında ise Ankara Bakanlıklar’da bulunan Özel Çıra Koleji’ndeki ilkokul öğretmenim Sencer Benli ile olan iletişim ve ilişkimin rolü gelecekte bir bilim insanı olma yolculuğumda etken oldu. Sencer Hocamız, öğrencilerinin yaşam tanıklığına önem veren ‘’gönlüde öğretmen olan’’ nadide bir insandı.
İlkokul yıllarında annem ve sınıf öğretmenim Sencer Hocam sayesinde nota, piyano ve resim dersleri aldım. Teoloji, edebiyat ve uzakdoğu sporları ile küçük yaştan itibaren yakından ilgilendim.
O yıllarda pazar sabahları siyah beyaz televizyonumuzdan TRT-1’de Sakıp Sabancı’nın hayatını ve ‘’melodi ekmeği’’ne olan tutkusunu, güler yüzünü, yaşam felsefesini hayranlıkla dinler ve izlerdim. Yine her pazar GIRGIR dergisini tüm sayılarını kaçırmadan okurdum.

YAŞAMIMDAKİ EN ZOR ANCAK EN GÜÇLÜ DENEYİMİM…

4. sınıfın son haftalarına doğru babamın Bolu’nun Akçakoca ilçesinde memur arkadaşları ile birlikte yatırım yaptığı bir çiftlik hortum nedeniyle yıkılınca maddi durumumuz oldukça bozuldu. Babam beni kolejden almak zorunda kaldığında 4 yıldır aynı sınıfta okuduğum ve ailesi Ankara’nın sayılı zenginlerinden olan arkadaşım ve kardeşim Serkan’ın babası Ali Taşçı; Serkan ile ayrılmamızı kesinlikle istemedi. Ali amca, kolej sonrası Serkan’ı ve beni Amerika’da okutmak için babamı defalarca ikna etmeye çalıştı. Okulun son günü, sınıfın hemen önündeki Ali amca ve babam arasında geçen diyaloğu hiç unutamadım:

’’Ali Bey, teklifiniz ailemizi ziyadesiyle mutlu eder ancak Uğur’un konfor alanından çıkarak yaşamın diğer yüzünü de deneyimlemesi ve tüm güçlükleri tatması onu gelecekte daha olgun, zamanın değerini çok iyi bilen, bilinçli ve dirençli bir insan haline getirecektir. Bu fırsatı onun elinden alamam.’’

Babam, gençlik yıllarında birlikte çalıştığı Amerikalı ve Alman mühendis arkadaşlarından sıkça bahsederdi. Sıkça ‘’konfor alanı’’ kelimesini kullanır bu alanın gelecekte yaratabileceği büyük tehlikeler hakkında beni bilgilendirirdi.
Sonraki yıl karanlık ve keskin derecede soğuk Ankara ayazındaki sıcak okul servisimden Yahyalar’ın çamurlu, balçıklı arka sokaklarından geçerek bir saat mesadeki Yahyalar İlkokulu’na çoğu zaman yürüyerek bazen de dolmuş ile ulaşarak eğitim almaya çalıştım. Zamanın değerini, konfor alanının yanılsamalarını küçük yaşta acı tecrübelerle hatta bazen sokak köpeklerince kovalanıp ısırıldıkça bazen de bölgede çırak olarak çalışan işçi çocuklardan durduk yere küfür ve sataşma yedikçe daha iyi anladım.
Yıllar sonra aynı okulda Harvard Tıp Okulu’nda eğitim almış bir hekim olarak küçük öğrenci kardeşlerime yaşam yolculuklarında onlara rehber olabilmek seminerler verdim. Gönüllü projeler gerçekleştirdim.
Demetevler Yahyalar Ortaokulu’nda okuduğum esnada 1. sınıfın sonunda yaz tatili için 15 günlüğüne annemin emekli olduğu Köy Hizmetleri Bakanlığı’nın Antalya Lara’da bulunan kampına tatile gittik. Mis gibi tertemiz oksijene, portakal çiçeği kokusuna hayran kaldık. Özellikle Kemer ilçesine… Kemer’e yerleşmek için kiralık ev bakmaya başladık ancak Kemer’de lise yoktu ve tekrar Antalya’ya yönelip Şarampol caddesinde ferah harika bir kiralık daire bulduk. Kim bilirdi ki; yıllar sonra hayatımın akışını baştan aşağı değiştirecek, bu dünyanın bana en güzel en mucizevi ve paha biçilemez armağını sevgili eşim Kemer ilçesinin çok sevilen tanınmış bir ailesinin kızıydı.
Evimize yerleştikten sonra yıllarca Ankara Demetevler Yenimahalle’de büyük bir aile gibi yaşadığımız ev sahiplerimiz de sırf bizlerden ayrı kalmamak adına Antalya’ya gelerek ev aldılar ve bölgeye büyük yatırımlar yaptılar.
Her yaz sadece 15 gün tatil yapan ve okul açılana kadar çeşitli işlerde çalışan bir çocuk olduğum için boş durmak, sürekli gezmek istemedim. Annem harika üstü lezzette sahip dereotlu poğaça,limonata ve kek yapardı. Babamla birlikte ben Merkez Ortaokulu 2. sınıfa başlayana kadar Konyaaltı sahilinde bisiklet selesinde poğaça,kek ve limonata sattık. Talep o kadar arttı ki; artık ürün yetiştiremiyorduk. 
ANTALYA LİSESİ’NDEN ULUSAL BİR TELEVİZYON KANALINDA HABER SPİKERLİĞİNE…
Antalya Lise’ne başladığım gün bu okulu en iyi derece ile bitirmek için kendime bir söz verdim ve gerçekleştirdim. Antalya Lise’sinde ilk yıldan itibaren arkadaşlarımla birlikte lise gazetesi çıkardık. Bir yandan spor takımında dereceler aldım. Milli takım sporcularıyla antrenmanlar yaptım. Babamın ve Türkiye Karate Milli Takımı antrenörü sevgili Hüseyin Yumakoğulları Hocamın tavsiyeleriyle yerli ve yabancı kaynaklardan fizyoloji, psikofarmakoloji ve fitoterapi gibi en çok ilgimi çeken alanlarda yoğun bir eğitime başladım. Neredeyse hiç boş zamanım yoktu sürekli okuyordum ve öğreniyordum.
Liseden mezun olacağım hafta Antalya E-Tv ve Yeni İleri Gazetesi yazı işleri müdürü Ahmet Dökdök’ten iş teklifi aldım ve ”Genç Kal Çok Yaşa” adlı köşemde sağlık yazıları yazmaya başladım. Gazetedeki ilk mesai günümde beni ziyarete gelen babam, Avrupa ve Amerika’da büyük üne kavuşmuş Beslenme Bilimci Gayelord Hauser’in Look Younger – Live Lounger adlı kitabını hediye getirmişti. 1950 yılında yazılmış bu kitap sayesinde genom hedefleme ve genetik bilimi artık benim için vazgeçilemez bir tutku haline dönüştü ve bugünkü ‘’ben’’ oldum diyebilirim. Bilimsel düşünce ve tutuma, disipline, zamanı verimli kullanmaya sahip olmanın değerini daha çok okuyup araştırdıkça her gün yeniden keşfettim.
28-31 Mayıs 1998 tarihlerinde uluslararası bir organizayon olan Rotary Kulübü 2430. Bölge Konferansında sunuculuk yaptım ve çeşitli ödüller aldım. 
Bu deneyimin ardından ulusal yayın yapan bir televizyon kanalından iş teklifi aldım. İstanbul Beşiktaş’ta bulunan ATV’de sahne sanatları ve diksiyon eğitimlerimi tamamlayarak aynı kanalda haber spikerliği yaptım. Çeşitli haber ve belgesel kanallarında seslendirme sanatçısı olarak çalıştım.
1995 yılında ATV bölge temsilci Kanal 07 Medya’da henüz 20 yaşındayken televizyon müdürü olarak göreve başladım. Aynı kanalda genetik, insan ilişkileri ve fizyolojik psikoloji üzerine ilk televizyon programımı hazırladım ve sundum. Gazete 07’de köşe yazıları yazdım.
TED Koleji başta olmak üzere bir çok eğitim kurumunda gönüllü çalışmalar yaptım, seminerler ve bilim dersleri verdim.
MUCİZE SANILAN ÖLÜMCÜL İLAÇ
Yıl 1995. Amerika’da tıp okuyan arkadaşlarımdan ilginç mektuplar gelmeye başladı. Rapamisinin mTOR (mammalian target of rapamycin) adı verilen bir protein kompleksini inhibe etmesiyle ilişkili gibi gözüken bir ilacın yaşlılığı önleyebileceği söyleniyordu. O yıllarda tek dozu bile çok pahalı olan üzerinde yeteri kadar deney yapılmamış bu ilacı kullanan pek çok zengin insan -organ disfonksiyonu – başta olmak üzere ciddi sağlık bedelleri ödedi. 
Ego sahibi insanlar bilim yapamaz.
Hayatımın ve bilim yolculuğumun geri kalanında büyük tevazu sahibi büyük bilgi gücüne sahip olmak için elimden gelenin en iyisini yaptım.
Üniversite yıllarında bir yandan sağlık alanındaki gelişmeleri takip ederken bir yandan ilgi alanımdaki konularda araştırmalar yaptım. Deneyler yapmaktan, merak etmekten hiç vazgeçmedim ve öğrendiklerimi hem televizyon programımda hem gazetedeki köşemde paylaşmaya devam ettim. Yüksek lisans eğitimim sonrası mezun olduğum yıl içerisinde çeşitli kurumlara sağlıksal tasarım, yönetim ve bilim dersleri alanlarında danışmanlık vermeye başladım.
Türk turizmine büyük damga vuran, yurtiçi ve yurtdışındaki yatırımlarıyla dünyada adından en çok söz ettiren oteller zincirine sahip bir gruba 2010 yılından itibaren danışmanlık vermeye başladım. Türkiye ekonomisine damga vuran çok önemli iş insanları dernekleri üyelerine ve ailelerine sağlık danışmanlığı gerçekleştirdim. Sağlık hayallerini gerçekleştirme cesaretini gösteren her kesimden, her yaşta insana biyo-psiko-sosyal modelde fayda sağlamak için çalışma ve araştırmalarıma devam ettim.
Sayısız sosyal sorumluluk projelerinde gönüllü olarak yer aldım, ”gönüllü olmak” kavramının bireyde ve toplumda meydana getirdiği evrensel düzeydeki etkiyi tüm çevreme ve bireysel etki alanıma yaymaya çalıştım.
Devlet, özel eğitim kurumları ve üniversiteler ile özel derneklerde seminer, soru-cevap, analiz ve söyleşiler gerçekleştirdim. TRT-Radyo 1′ ve bazı televizyon kanallarında programlarıma fırsat buldukça devam ettim.
SADECE ÇOCUKLARIMIZI DEĞİL, TORUNLARIMIZIN ANNE BABALARINI DA YETİŞTİRİRİZ…
Annem ve babam beni tevazu sahibi, kibar, yardımsever, centilmen bir salon erkeği olarak yetiştirmek için büyük emek sarf etti. Ailemizde kitap okuma saatleri kadar sohbet saatleri de çok önemliydi.
Güneş henüz doğardı.
Babamla haftasonu sabahları erkenden Beyoğlu’na gider ve börekçi dükkanı işleten arkadaşını ziyaret ederdik. Ardından İstiklal’e meydana çıkardık.
Babam yanımda diz çöküp benimle aynı hizaya inerdi. Göz göze gelirdik. Omzumdan tutar saçlarımı severdi. Minik ceketimi silerdi. Sonra boylu boyunca caddeye bakardık. Bana eski İstanbul’u, insanların o yıllarda birbirleriyle olan iletişimlerini anlatırdı. 
”Bak oğlum. Yıl 1953. Ben henüz 20 yaşındayım. Sabahın erken saatleri. İnsanlar işlerine gidiyor. Kadınlar birbirinden şık. Erkeklerde takım elbise, kravat, fötr şapka. Birbirini tanıyan tanımayan herkes bir yandan işine yetişmeye çalışıyor, bir yandan gülümseyerek birbirleriyle selamlaşıyor: ”Güzel sabahlar hanımefendi, günaydınlar beyefendi. Nasılsınız?” 
Şimdi bugün aynı yerde soruyorum kendime. Yıllar içinde neler değişti? 
Çocuklarımızın varoluşuyla ilgili yönleri önemsedik mi? Onların yaşamına genel olarak güven, umut ve sevgi mi hakim yoksa korku, yargı ve kaygı mı?
Dünyanın, kendisini ‘boş mu dolu mu?’ diye yargıladığı günümüzde kıyaslama yarışının algısına kapılan çocuklarımızın içinde büyüdüğü ortamda, hangi değerlerin saygı gördüğü, yaşadığı ve sonunda çocuklarımızın anne baba adayı olarak hangi değerleri içselleştirdiği, beyinlerinin en kritik bölgelerinde meydana gelen büyük yıkımları ve bu yıkımların doğurduğu klinik felaketler meselesini; ülkemizin başta ekonomik büyümesi, üretkenliği, aile ve eğitim sisteminin konfor alanı tuzağındaki vahim sonuçları açısından en önemli konularından biri olarak görüyorum.
Belkide bu süre içerisinde çocuklarımız; aile içindeki temel değerleri ve eğitim sistemini salt bilgi odaklı, malumat aktaran bir düzen olarak algıladı.
”Bugün çoğunluğu ödevler için kütüphaneyi kullanan bir nesil yetişti Türkiye’de” demiş olsaydık, acaba kendimize haksızlık etmiş olur muyduk? 
Kişilik ve karakterinde ölçüldüğü bir yaşam sınavı olan eğitim ve ”değer” yarışı içinde, çocuklarımızın duygusal zekâ’sını ve sosyal yönünü geliştirecek; onlara bilgiyi bir farkındalık bir bilinç haline getirmeyi aktaracak kitaplara sıra gelmedi belkide.
Çocuklarımıza, yani yarının anne babalarına; nasıl iyi vatandaş olunur, nasıl selamlaşılır, nasıl birbirine yardım edilir, yargılayan mı yoksa tanık olan, takdir eden biri olmak mı hayatta daha anlamlıdır yerine daha ikinci sınıfta sadece hacim hesapları ve havuz problemleri öğretmiş olabilir miyiz?
Belkide şuan farkına varamadığımız hatta hiç hatırlayamayacağımız varoluş değerleri yerine iç yalnızlığımız bize tek gerçek, tek bir rol gibi gözüküyor olabilir mi?
İSTİNYE SEVGİ BAHÇESİ’NDE GÖNÜLLÜ OLMAK…
Seminerlerim sonrası sosyal medya üzerinden bana ulaşan yüzlerce danışanıma zamanımın en büyük kısmını ayırarak elimden geldiğince yardımcı oldum.
Kansere boyuna eğmek istemeyen, madde bağımlılığı olan ancak ekonomik şartlar nedeniyle hekim desteği alamayan, zor şartlarda kronik hastalıklarla savaşan, genetik metilasyon nedeniyle çocuk sahibi olamayan bazen henüz çocuk sahibi olan, bazen ayrılık eşiğinde çıkar bir yol arayan, bazen de kültürel aile çatışması yaşayan evli çiftlerle, büyük sorunlar yaşayan çıkar yol bulamayan gençlerle, çeşitli psikolojik desteğe ihtiyacı olan tüm bireylerle, dokunabileceğim tüm insanlarla tek tek İstinye Sevgi Bahçe’sinde yüz yüze sohbetler gerçekleştirip onlarla birlikte bir anlam yolculuğuna çıktım ve yaşamlarını değiştirdim.
Gönüllü olmak yaşamımın büyük bir parçası. Gönüllü olmak, sevgi ile hizmet etmenizi sağlar. Hizmet ibadetiniz olur. Sevginiz, bilmeye, öğrenmeye, davranmaya ve azmederek ısrarla doğru bildiğinizi sevdiğiniz için yapmaya götürür.
Azimli olursunuz. 

ÜLKEMDEN VE DÜNYADAN ÜZÜCÜ BİR MANZARA…

Son verilere göre ülkemizde ortalama 100 milyon kutu reçetelenmiş antidepresanı kullanan, yaklaşık 10 milyondan fazla çocuk-ergen-genç-orta yaşlı vatandaşımız var. Ne yazık ki bu verilere; yanlış psikolojik ve biyolojik beslenme ile hiperaktivite teşhisi konarak haplanan çocuklarımız henüz dahil değil.
Dünyada durum çok daha vahim. Rakamlar çok daha büyük. Özellikle dünya nüfusunun büyük bir bölümünde Frontal Lob, Ventromedial Prefrontal Cortex (vmPFC) vE Orbitofrontal Korteks bozulmaları inanılmaz derecede!
Bu durum; hem klinik, hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan içten içe bir yıkım anlamına geliyor.
AZİMLİ OLMAK…
Bu yıkımı durdurmak için yola çıkmış, niyetinin saflığını keşfetmiş bir yolcu, yaratmak istediği geleceği niyetinin saflığında yaşatan bir bilim insanıyım.
Yaşam dediğimiz şu rengarenk tuvâlde bu soruların cevabını aramaya devam ederken, her gün yeniden gelişmeye gayret gösteriyor elimden gelenin en iyisini coşkuyla yapmaya çalışıyorum.
Varoluşa odaklanmış, bilen değil her dakika öğrenen insan olmaya çalışan, içinizden biriyim. 

Emek verip bu yazıyı okuduğunuz ve paylaştığınız tüm o güzel renkler için sonsuz teşekkürler…